16.01.2018 :
Mustafa Erdoğan : Güvenlik Devletine Doğru
Mustafa Erdoğan

Millî İstihbarat Teşkilâtı’nın yapısını ve işleyişini yeniden düzenleyen malum kanunu çıkarmak suretiyle, AKP iktidarı son yıllarda içine girdiği devletleşme yolunda ileriye doğru büyük bir adım daha atmış oldu.

Böylece, AKP sayesinde güvenlik ve istihbarat odaklı yeni bir devlet anlayışına geçmek üzereyiz. Düşününüz ki, bütün vatandaşları hem MİT’in gözetimi altına koyan hem de onları bu teşkilâta istihbarat sağlamakla görevli kılan, MİT’e terör örgütleriyle hiçbir siyasî ve hukukî denetime tabi olmayacak şekilde irtibat kurma yetkisi veren, bu teşkilâtın karanlık işler yapacak elemanlarını -hatta bu işlerde kendisine yardımcı olan özel kişileri de- sorumluluktan kurtaran, görmekte olduğu davaların niteliği gerekli kılsa bile mahkemelerin MİT’ten bilgi-belge-kayıt isteyebilmesinin önünü kapatan, yayın ve basım yasağı yoluyla teşkilâtın gizli-kapaklı işlerini kamunun bilgisinin dışına çıkaran… Kısaca her bakımdan lâyüs’el bir istihbarat teşkilâtı kuran bir kanunla karşı karşıyayız.

Daha temelde bu kanun herkesin doğuştan bazı dokunulmaz temel haklara sahip olduğu fikrini ve “hukuka bağlı devlet” anlayışını kategorik olarak reddetmektedir. Bu aynı zamanda anayasallığı paranteze alan, olağanüstülüğü olağanlaştıran bir kanundur. Bunun tercümesi şudur: AKP sadece kendi partizanlarıyla birlikte güvenlikçiler ve istihbaratçıların özgür olduğu, geri kalan vatandaşlar için ise özgürlüğün istisna haline geldiği bir Türkiye kurmaya çalışıyor. Şu var ki, son zamanlardaki icraatıyla “hikmet-i hükümet”i temel referans almaya başladığını zaten göstermiş olan AKP iktidarının en sonunda bu şekilde bir “güvenlik ve istihbarat devleti” durağında karar kılması bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, güvenlik devletinin arkasındaki “hikmet-i hükümet” fikrinin Türkiye siyasetindeki etkisi AKP’yle sınırlı değildir. Bir temel kod olarak “hikmet-i hükümet” Türkiye’nin hem devlet geleneğinin hem de Türkiye’deki hemen hemen bütün siyasî eğilimlerin ortak paydasıdır. Bunu anlamak, Türkiye siyasetini anlamanın anahtarıdır. Benim öteden beri yazılarımda ve konuşmalarımda ısrarla dikkat çektiğim, ama maalesef çoğu kimseye fantezi gibi gelen bu anahtar, bizim siyaset bilimi literatürümüzde de genellikle ihmal edilmiştir.

Oysa, bu noktayı anlamazsanız, “devlet” bakımından kritik olan anlarda meselâ ulusalcılarla milliyetçi-muhafazakârların aynı noktada nasıl buluşabildiklerini anlayamazsınız. Bunu anlamadan, Türkiye’de hükümet edenler sürekli olarak değiştiği halde devletin bazı gündem maddelerinin hiç değişmemesini anlayamazsınız. Bunu anlamadan, sivil toplumdan gelen sözde tehdit karşısında “devleti korumak” üzere, AKP hükümetinin daha önce tasfiye etmekle övündüğü askerî vesayetçiler ve ulusalcılarla bir araya gelebilmesini ve bu arada “millî orduya kumpas kuruldu” söylemini de anlayamazsınız. Bunu anlamadan, hatta “barış süreci”ni bile anlayamazsınız. Kısaca Türkiye siyasetinde kritik kavram, genellikle sanıldığı gibi, “resmî ideoloji” değil “hikmet-i hükümet”tir.

AKP’nin “hikmet-i hükümet”çiliğe savrulması bana şaşırtıcı gelmiyor demiştim; çünkü aslında “hikmet-i hükümet” düşüncesi AKP’nin muhafazakâr dünya görüşüyle gayet tutarlıdır. Nitekim, muhafazakâr toplumsal-siyasal düşüncenin AKP’nin de benimsemiş olduğu belli bir yorumunda devlet hem anahtar bir kavram hem de temel bir değerdir. Bu devletçi muhafazakârlıkta devletten bağımsız bir toplum tasavvuruna yer yoktur. Çünkü bu yaklaşım açısından devlet hem toplumun varlık nedenidir hem de gelenekte saklı olduğu düşünülen bilgeliğin siyasî olarak tecessüm etmiş halidir. Yine bu anlayışta toplumla devlet arasında bir özdeşlik söz konusudur, devlet toplumun iradesini ve birliğini temsil eder. Toplumun bir ve bütün olarak varlığını idame ettirmesi ve geleneksel rol yapılarını sürdürmesi ancak devlet otoritesinin tahkimi ve takdisi sayesinde mümkündür. Böylece, bu anlayışta devletin bekâsıyla toplumun idamesi özdeş hale gelir.

Muhafazakâr düşüncenin devlete nispeten az vurgu yapan ve sivilliği öne çıkaran başka bir türü de var olmakla beraber, bunun Türkiye’nin devletçilikle enfekte olmuş muhafazakâr düşünce ve pratiğindeki karşılığı epeyce zayıftır. “Sivil” muhafazakâr düşünce toplumu devletle özdeşleştirmek yerine, birey ile devlet arasında bir ara yapı olarak sivil kurumları önemser ve birey ve grupları devlete değil, topluma ait gören bir perspektifi yansıtır. Çağdaş Türkiye’nin muhafazakâr kesiminde bu kategoriye en yakın aday Nurculuk, onun bir türevi olan Gülen cemaati ve kısmen Süleymancılık hareketleridir. Görünüşte sivil olan geleneksel tarikatlar tasavvufçu eğilimleri ağır bastığı ölçüde sivil hayatla ilgileri azaldığından bunları sivillikle tanımlamak zordur. Öte yandan, devlete yaslanmaya çalışan veya onunla uyum arayışı içinde olan diğer bazı cemaat ve tarikatların da sivil toplumun bir unsuru sayılmaları zor görünmektedir. Çünkü devletten bağımsız olarak kendi ayakları üstünde durabilme yanında, sivil toplumu tanımlayan en önemli unsur, kimi toplumsal ihtiyaçları karşılama amaçlı devlette bağımsız etkinlikler –eğitim ve diğer dayanışma faaliyetleri gibi- yerine getiren kurumsal yapılar oluşturmalarıdır.

Bu anlamda, bugün Türkiye’nin muhafazakâr kesimindeki en önemli sivil toplum oluşumu “Hizmet Hareketi” olarak bilinen oluşumdur. Geleneksel muhafazakârlığın devletçi ve milliyetçi eğilimlerinden büsbütün azâde olmasa da, bu hareketin eğitim ve diğer dayanışma faaliyetleri ile kamusal tartışma platformları oluşturması bakımlarından Batılı sivil toplum kuruluşlarına benzediği açıktır. Bunun kadar önemli olan diğer bir husus da, Hizmet Hareketi’nin varlığını ve etkinliklerini devam ettirme bakımından esas olarak devlete bağımlı olmamasıdır. Son yirmi yılda devleti kontrol edenlerin kimliği değiştiği halde -yani Kemalist 28 Şubatçıların yerini muhafazakâr AKP aldığı halde- bu hareketin tasfiye edilmesi konusundaki devlet kararının veya kararlılığının değişmemesi de bu nedenden ileri geliyor olsa gerekir. Aslına bakılırsa, dünya görüşü ne olursa olsun, kendisine bağımlı olmayan, kendi ayakları üstünde durabilen ve sivil inisiyatiflerle siyaseti etkileyebilen oluşumlara müsamaha göstermemek Türkiye’deki hikmet-i hükümetçi devletin doğasındandır.

Adalet ve Kalkınma Partisi’ne gelince, başlangıçta bu meselede farklı bir görüntü verdiyse de, zaman içinde onun muhafazakârlığının da aslında sivil olmaktan ziyade devletçi bir niteliğe sahip olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor. Aslında AKP’nin uygun anı yakaladığını düşündüğü her fırsatta “millî ve manevî değerler”i devlet gücü marifetiyle –yasal ve/veya idarî düzenlemeler yoluyla- bütün toplum için zorunlu hale getirme teşebbüslerinde bunu görmüştük. Bugün itibarıyla aslına rücu’ etmiş görünen AKP, içinden geldiği “Millî Görüş” geleneğiyle tutarlı olarak, devletçi-muhafazakâr çizgide karar kılmış durumdadır. Dahası, AKP “Millî Görüş”ün geleneksel emperyal iddiasını ve dinî renkli milliyetçiliğini de devralmış olduğu için, devletçi yöneliminde daha da kararlıdır. Şüphe yok ki, bütün bunlar hikmet-i hükümet zihniyetiyle tutarlıdır.

Bu yazı, Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

 

Bu makale 7363 kişi tarafından okundu.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan köşe yazıları/makaleler yazarların kendilerine ait görüşleridir. Köşe yazıları, makale ve yorumlardan Liberal Gazete veya liberalgazete.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Yazı, makale, yorum, herhangi bir içeriğin anayasa ve yasalara aykırı olamayacağı açıktır.
Sayısal Yazılım

Neden Liberal Gazete?

bilgi@liberalgazete.com

© Copyright - 2013 Liberal Gazete