16.01.2018 :
Mustafa Erdoğan : Kürt Sorunu Çözülüyor mu?
Mustafa Erdoğan

AKP hükümeti tarafından “millî birlik ve kardeşlik projesi” adı altında 2009 yılında başlatılan barış süreci, epeyce gel-gitlerden sonra, nihayet PKK’nın silâhsızlandırılmasını ve “eve dönüş”ü sağlama amaçlı kanunun çıkmasıyla birlikte yeni bir safhaya girmiş görünüyor.

Ayrıca, anladığım kadarıyla, her iki “taraf” da –hem hükümet hem de Öcalan-PKK-KCK bloku- önümüzdeki seçimin Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlanması halinde, bunun barış sürecine çeşitli şekillerde katkı yapacağını umuyor.

Bu konudaki beklentilerden biri, Tayyip Erdoğan’ın genel oyla cumhurbaşkanı seçilmesinin kendisine sağlayacağı “demokratik meşruluk”un onun barış sürecinde daha rahat hareket etmesine imkân vereceğidir. Bu rahatlık, inisiyatifin tamamen hükümetten cumhurbaşkanı Erdoğan’a geçecek olmasından –veya sadece ondan- kaynaklanmayacak, çünkü halihazırda durum zaten böyledir. Asıl umulan, Erdoğan’ın Parlamento’dan –Meclis’teki muhalefetten- çıkabilecek “çatlak sesler”i ve/veya Parlamento’nun meseleye müdahil olması yönündeki muhtemel kamuoyu beklentisini, kendisinin “millet”i veya “millî irade”yi temsil ettiği iddiasıyla, dikkate almasına gerek kalmayacağıdır. Böylece, tarafların karşılarında tek bir muhatap bulacakları, yani inisiyatifin bir tarafta Erdoğan’da öbür tarafta ise Öcalan’da olacağı, bunun da sürecin geleceğine ilişkin muhtemel belirsizlikleri ortadan kaldıracağı umulmaktadır.

Özellikle “Kürt tarafı”nın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesine sempatiyle bakmasının başka bir nedeni de, yanılmıyorsam, onların “başkanlık sistemi” ile siyasî-idarî adem-i merkeziyet arasında kurdukları yanlış özdeşliktir. Bu yanlış görüşün etkisi altındaki bazı Kürtler –ve Türkler- cumhurbaşkanı seçilmesi halinde Erdoğan’ın er geç “başkanlık sistemi”ne geçeceğini, böylece siyasî ve idarî sistemin otomatik olarak desantralize hale geleceğini ummaktadırlar. Böyle bir durumda Öcalan-PKK-KCK blokunun –en azından “tuhaf” kelimesiyle ifade edilebilecek- malum “özerklik” modelini de hayata geçirme şansı doğacaktır.

Ben barış sürecini baştan beri hararetle destekleyen biriyim; 2009’dan beri bu konuda yapılan hatalara rağmen, Kürt sorununun barışçı-demokratik yoldan çözülmesinin ülkemizin en önemli ve acil gündem maddelerinden biri olduğu yolundaki kanaatimi hâlâ muhafaza ediyorum. Şu var ki, sürecin halihazırdaki işleyiş tarzı birçok yanlışlığı bünyesinde barındırıyor ve bunların bir kısmı ilerde telâfisi zor bazı problemler yaratmaya adaydır. Önce, izlenen usulle ilgili hususlardan başlayayım.

Bu süreç baştan beri hükümetin –ve daha özel olarak da Başbakan Erdoğan’ın- inisiyatifiyle yürütülmektedir; yani Parlamento ve sivil toplum esas olarak sürecin dışında tutulmuştur. Bu konuda hükümete gerekli lojistik desteği sağlayan başlıca iki kuruluş ise Millî İstihbarat Teşkilâtı ve (İçişleri Bakanlığı bünyesindeki) Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’dır. Bu durumda, Parlamento devre dışı bırakıldığı için süreç çok ihtiyaç duyduğu demokratik meşruluk ve “kamusal ilgi” desteğinden mahrumdur. Öte yandan, sürece olan kamusal desteğin zayıf olmasının, hatta toplumun birçok kesiminin sürece kuşkuyla bakmasının önemli bir nedeni de şeffaf bir şekilde yürütülmemesidir.

Oysa, sürecin sağlığını garanti etmenin ve ilerde ortaya çıkabilecek, her iki taraftan da kaynaklanması muhtemel hoşnutsuzlukları veya ciddî problemleri önlemenin bir yolu, Parlamento’yu sürece dahil etmektir. Böylece, “çözüm”ün sadece AKP iktidarının “Öcalan ve PKK’yla işbirliği halinde” toplumun tümüne dayattığı bir proje olarak görülmesini önlemek mümkün olurdu. Öbür yandan da sadece PKK ve KCK’nın değil, çözümden yana olan bütün Kürt unsurlarının katıldığı, meselenin enine-boyuna müzakere edildiği kamuya açık bir dizi “Kürt konferansları” düzenlenmesi gerekirdi. Bu süreçte hükümetin Kürt kesiminden tek muhatabının Öcalan –ve ekibi- olmasının doğurması muhtemel başka bir sakınca da, sürecin “Kürt bölgesi”ni Öcalan’ın hegemonyasına ve belki de otoriter veya totaliter tek-parti yönetimine bırakmakla sonuçlanması olabilir.

Sürecin yürütülme şekline ilişkin bu sorunların yanında, Erdoğan ve ekibinin meselenin esasına bakışında da ciddî yanlışlıklar vardır. Her şeyden önce, yukarıdaki anlatımdan da anlaşılacağı gibi, halihazırda yürütülmekte olan sürecin hedefi “Kürt sorunu”nu çözmekten ziyade “silâhlı çatışmanın sona erdirilmesi” ve “PKK’nın silâhsızlandırılması”dır. Buna yaygın olarak “barış süreci” dense de, belirtmek gerekir ki, barışı sadece bu yoldan sağlamak mümkün değildir. Silâhları susturmak barış yolundaki ilk adım olarak elbette fevkalâde önemlidir; ama “barışı-kurmak” için bu kesinlikle yeterli değildir. Başka bir anlatımla, barışın kalıcı olacak şekilde kurumlaşması için atılması gereken ilâve adımlar vardır. Bu yapılmadığı sürece ne Kürt sorunu nihaî olarak çözülmüş, hatta ne de çatışmasızlık geleceğe dönük olarak garanti edilmiş olacaktır.

İşte bu noktada, hükümetin Kürt sorununun çözümüne ilişkin kapsamlı bir programı bulunmadığı acı gerçeğine geliyoruz. Son birkaç yılda AKP hükümetlerinin sorunun esasına ilişkin kısmî iyileştirmeler sağlayan bazı adımlar atmış olduklarını elbette unutuyor değilim. Ama mesele bundan daha büyük ve önemlidir. Kürt sorununu gerçekten de barışçı-demokratik yoldan kalıcı olarak çözmek isteyen bir siyasî kadro meseleyi silâhların susmasından –“terörün sona erdirilmesi”nden- ibaret göremez. Çözüm iradesine sahip olan bir iktidarın kültür ve kimliğe, idarî-siyasî yapılanmaya (özerklik) ve siyasî katılıma kadar meselenin bütün boyutlarını genel bir özgürleşme ve demokratikleşme perspektifi içinde ele alan kapsamlı bir değişim programı ortaya koyması beklenir.

Dahası, bütün bu ve benzer sorunlar Türkiye için bir “anayasal yenilenme”yi zorunlu kılmaktadır. Bu zorunludur, çünkü epey bir süredir Türkiye, sadece Kürt sorununu çözmek değil, daha genel olarak siyasî birliğini gönüllülük temelinde yeniden kurmak meselesiyle karşı karşıyadır. Onun için Türkiye’nin siyasî birliğini hem kuruluş felsefesi hem de temel yapı düzeyinde yenileyecek, kültürel çeşitlilik ve çoğulluğu garanti eden, özgür ve demokratik bir anayasaya ihtiyacı var. Kürt sorunu da işte ancak böyle bir politik-hukukî bağlam içinde sahiden çözülebilir. Böyle bir anayasal yenilenmenin, Kürt bölgesinde yukarıda işaret ettiğim bir tek-adam veya tek-parti diktatörlüğü kurulması ihtimaline açık kapı bırakmayacak güvenceleri de içermesi gerekecektir.

Ne var ki, Kürt sorununda sahici ve kalıcı bir çözüme ulaşılabileceği hususunda ümitvar olmak şimdilik zor görünüyor. Çünkü Kürt sorununu çözmesi beklenen AKP iktidarının kendisi epey bir süredir genel bir otoriterleşme eğilimi içine girmiştir. Yani, paradoksal bir durumla karşı karşıyayız: Kürt sorununu iyi-kötü çözme iradesi gösteren tek siyasî güç Tayyip Erdoğan’ın sevk ve idaresindeki AKP iktidarıdır. Ama öte yandan, aynı AKP iktidarı siyasî sistemi günden güne otoriterleştiriyor. Şimdi can alıcı soru şu: Kendisi otoriterleşen bir iktidar, temel bir toplumsal soruna nasıl barışçı-demokratik bir çözüm getirebilir? Dahası, özellikle Erdoğan’ın, Kürt sorununu “çözme” girişimini otoriterliğe geçmenin bir aracı olarak kullanacağı sinyalleri verdiği bir durumda, bu nasıl olabilir?

Bu yazı, Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Bu makale 10345 kişi tarafından okundu.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan köşe yazıları/makaleler yazarların kendilerine ait görüşleridir. Köşe yazıları, makale ve yorumlardan Liberal Gazete veya liberalgazete.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Yazı, makale, yorum, herhangi bir içeriğin anayasa ve yasalara aykırı olamayacağı açıktır.
Sayısal Yazılım

Neden Liberal Gazete?

bilgi@liberalgazete.com

© Copyright - 2013 Liberal Gazete