16.01.2018 :
Fahrettin Dağlı : Siyasal İktidar Müslümanları Ağır Bir Günahın Altına Sokmaktadır
Fahrettin Dağlı

Ak Parti iktidarı ile ilgili yazarken, bir kavramda müşkülat çekiyorum. Ak Parti siyaset kadrolarını diğerlerinden farklı sıfatlandırmak için nasıl bir kavram kullanabilirim? “Müslüman” desem haklı olarak birileri itiraz edecek: “Diğerleri Müslüman değil mi?” Ne diyebiliriz? “İslamcı” desek bu da ortak bir tanıma kavuşmuş bir kavram değil. İslami referanslar üzerinden siyaset yapanların bir kısmı için geçerli olan bu tanımlama bir başka topluluk için geçerli olmayabiliyor. Ancak şöyle bir gerçeklik var: Gerek dünyada ve gerekse Türkiye’de kendilerini böyle bu sıfatla tanımlayan insanlar/topluluklar var. Bu yüzden yazılarımda da AKP kurucu heyetini diğer siyasi topluluklardan ayırmak için “İslamcı” tanımlamasını kullanıyorum.

Bu zaruri açıklamadan sonra gelelim konumuza.

Kasım 2002’den itibaren İslami kesim ilk defa iktidar nimetleriyle ciddi bir şekilde yüzleşmiş oldu. Hazırlıksızdı. İktidara gelmişlerdi ama oturup ciddi ciddi bir hazırlık çalışması yapmış değillerdi. Tedrici bir iyileştirme, insanileştirme, medenileştirme, adilleştirmede ehem-mühim, öncelik-sonralık sıralaması yapıp buna göre bir siyasi program oluşturmuş değillerdi. Eh İslamcılar iktidar olunca her şey tılsım değmiş gibi değişecekti. Yeter ki İslamcılar iktidar olsun. Kadrolar değişince her şeyin değişeceğini hayal ediyorlardı.

Önceki sağ iktidarlar (DP, AP, ANAP) hangi yollardan yürümüşlerse biz de üç aşağı beş yukarı aynı yoldan yürürüz. Ha! Onlardan farkımız: Biz daha çok İslamcı bir kadro ile devleti yöneteceğiz.

Eh! Bir de artık iktidar bizden olduğuna göre, İslami sivil inisiyatiflere de ihtiyaç olmayacak. İktidar bizim adımıza, bizim tasavvurlarımızı, ideallerimizi, umutlarımızı hayata geçirecek. İyisi mi, bugüne kadar sürdürdüğümüz muhalif kıyamı bir kenara koyup iktidarın arkasında konumlanalım. Dünyamızı da ahiretimizi de garantiye alalım.

Bunu gören iktidar da bu fedakârlığı(!) karşılıksız bırakmadı. O meşhur “ne istediler de vermedik” itirafında olduğu gibi “neyi istemişlerse” ikilemeden vermiş oldular. Vakıfları, dernekleri, birlikleri için arsa mı arsa, bina mı bina, her ne talep ediyorlarsa ikilemeden karşılanmış oldu. Kamuda istihdam talepleri yerine getirildi. Bir dedikleri iki olmadı. Ee! İstediğimiz de bu değil miydi? Dünya tamam. Bir de bu vakıflarımızda, derneklerimizde, kurslarımızda, okullarımızda dindar nesil yetiştirecek olursak ahiret de tamam(!)

Siyasal iktidar bu alanları açıyor açmasına, bu imkânları sunuyor sunmasına da önünüze bir fatura koyuyor. Bundan böyle siyasi iktidarımın bekçileri de siz olacaksınız. Çünkü ortak bir mülkiyeti paylaşıyoruz. “Ben gidersem siz de gidersiniz. Yani anlayacağınız, “Benden sonra tufan…” Gidecek olursak ne elinizdeki arsalarınız, binalarınız, okullarınız kalır ve ne de size sağladığımız diğer imkân ve kolaylıklar. Sözün kısası “Bundan böyle siz bize mecbur ve mahkûmsunuz.” Tam da böyle…

Büyük saraya eklemlenen küçük saraycıklar inşa edildi. Oralarda Allah’ın rızası tahsil edilecek, Allah için güzel işler yapılacaktı(!)

Hâlbuki farkına varamadıkları, düşünemedikleri, yenik düştükleri kadim bir gerçeklik vardı ortada: Dünyanın bu cezp edici, ayartıcı imkânları vasıta olmaktan çıkıp amaç haline gelmeye başlayınca siz değil o sizi yönetmeye başlıyor. Bir defa paletlerinin arasına girmeye durun bundan sonra tekrar nefes alma, geri dönme imkânınız olmayacaktır. Bu sefer de siz İslamcı (!) iktidarın bir dediğini ikilemeyeceksiniz. “Al-ver dünyası…” Eh! Bir de malum “Veren el alan elden daima üstündür.” Bir defa paçayı kaptırdın geri dönüşü yok. Elindekini, avucundakini geri vermeden “kurtuluş” yok. Yıllardır biriktirdiklerini, inşa ettiklerini, işlettiklerini bir anda bırakmak öyle kolay olmayacaktır. Öyle de oldu. Artık siz elinizdeki emanetlere hâkim değilsiniz. Onlar size hükmetmeye başladı. Paletlerin arasına elinizi kaptırdınız. Bir süre sonra baktınız ki bütün varlığınla paletlerin arasındasın… Kurtuluş nâ-mümkün.

Bunları yazarken aklıma gelen Emeviler dönemi ile ilgili bir hikâyeyi, bugünümüzü de iyi resmettiği için, nakletmiş olayım.

Çağın ilim ehlinden birisi çevresinde çok seviliyor ve çok sayıda bağlıları var. Haliyle dönemin yöneticileri için potansiyel bir tehlike. Ve dolayısıyla saray çevresini rahatsız ediyor. “Bu duruma karşı nasıl bir tedbir alabiliriz” diye oturuyorlar, günlerce müzakere ediyorlar. Sonunda içlerinden birisi “O işi bana bırakın. Ben onu halledeceğim” diyor. Ve planı kuruyor. İlk önce şeytanın sağdan yaklaşımı taktiğine uygun olarak söz konusu zata gidip diyor ki: “Efendim, ilminizden çevreniz yararlanıyor. Ancak malum en çok saray erkânı tebliğinize muhtaç… Onun için arada sırada saraya gelip halifemizi ve çevresini irşat etseniz.” Kumpasa gelen zat bu teklifi kabul ediyor ve arada sırada saraya uğrayıp vaaz ve nasihatlerde bulunuyor. Bir süre böyle devam ettikten sonra kumpas kuran saray görevlisi zata diyor ki: “Efendim, halifemiz bu vaaz ve nasihatlerinizden çok müstefit olduğunu ifadeyle diyor ki ‘Hoca efendiye gelip gitmekten dolayı çok zahmet oluyor. Eğer kabul buyururlarsa sarayda onun ikametine bir yer ayıralım daha çok bize vakit ayırsın.” Yavaş yavaş sarayın havasına ve konforuna yenik düşmeye başlayan hoca bu teklifi de geri çevirmiyor ve gelip saraya yerleşiyor. Bir zaman sonra saray tahsisatından maaşa da bağlanıyor. Her ay düzenli olarak gidip saray muhasibinden maaşını almaya başlıyor. Ancak görüyor ki artık eski saygınlığı, itibarı yok. Sarayın emrine girmiş sıradan bir memur olmuştur. Bu durumdan rahatsızlık duymaya başlıyor ama artık geri dönüşü yok. Ne eski cemaati ne de saygınlığı kalmıştır. Bir gün yine muhasebeden maaşını almaya gittiğinde muhasip işi yavaştan alıp onu bekletiyor. Bunu fark eden hoca neden kendini oyaladığını muhasibe soruyor. Muhasip diyor ki: “Allah aşkına siz bu saraya bu maaşı hak edecek ne hizmet veriyorsunuz?” Bu soruya içerlenen hoca o can yakıcı cevabı verir: “Ne mi yapıyorum? Ulan bu maaşı almak için dinimi sattım dinimi.”

Evet, hikâye bu… Alın bu hikâyeyi günümüze uyarlayın. Değişen bir şey yok. İnsanoğlunun macerası böyle biteviye devam edip gidiyor.

Bu makale 909 kişi tarafından okundu.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan köşe yazıları/makaleler yazarların kendilerine ait görüşleridir. Köşe yazıları, makale ve yorumlardan Liberal Gazete veya liberalgazete.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Yazı, makale, yorum, herhangi bir içeriğin anayasa ve yasalara aykırı olamayacağı açıktır.
Sayısal Yazılım

Neden Liberal Gazete?

bilgi@liberalgazete.com

© Copyright - 2013 Liberal Gazete