23.10.2017 :
Mustafa Acar : IŞİD Belası Nereden Çıktı?
Mustafa Acar

Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: gökten zembille inmedi; içimizden, yani İslam dünyasından çıktı. İslam dünyasında tekfirci, dışlayıcı, şiddet kullanmaya meyyal bir damar hep varoldu. IŞİD bu damarın en nevzuhur versiyonu.

Son zamanlarda gündemin önemli bir parçası IŞİD’le ilgili tartışmalar. Irak ve Suriye’deki malum gelişmelerin ortasında birden kendilerine “Irak-Şam İslam Devleti” adını veren bir terör örgütü zuhur etti. Yapıp ettikleriyle ortalığa dehşet saçıyor. Tekbir getirerek Allah adına bir başka Müslümanı katlediyor; girdiği yerleri yakıp yıkıyor; baş kesme görüntülerini basına servis ediyor; bir yerleri aniden basıp masum insanları rehin alıyor; Halifelik ilan ediyor; başka Müslümanların mallarına ve canlarına tecavüzü meşru sayıyor; velhasıl ortalığa dehşet saçıyor..

İnsanlar anlamaya çalışıyor, bu örgüt nereden çıktı, kimlerden destek alıyor, silahları nereden buluyor, neden bu kadar pervasızca adam öldürüyor, tekbir getirerek baş kesiyor? Kimin adamı bunlar, neyi temsil ediyorlar, ne yapmaya çalışıyorlar, vs. Üstüste sorular soru içinde...

Birçokları, genellikle yapıldığı gibi, işin kolayına kaçıyor, komplo teorileriyle olayı izah edip rahatlıyor. Yok IŞİD bir ABD projesi, yok İngiliz senaryosu, yok bilmem ne. Suçlu her zaman olduğu gibi Batılılar, dış mihraklar, gâvurlar, Amerikalılar, İngilizler. Kabahat onların, o halde bizim tarafımızda yapacak bir şey yok. Sövmeye saymaya, bu yolla yapay bir rahatlamayla kendimizi kandırmaya devam. Çok azımız bu belanın İslam dünyasının kendi bünyesinde barındırdığı, tarihsel kökenleri olan zihniyet ve düşünüş tarzıyla bağlantısına atıf yapma gereği duyuyor.

Dış güçlerin bölge üzerindeki hesaplarının ve yaptıkları yanlışların, IŞİD gibi bir terör ve tedhiş hareketinin yükselmesinde elbette bir payı vardır. Ama bu satırların yazarına göre, problemin kaynağı, öteki pek çok toplumsal-siyasal sorunumuz için sözkonusu olduğu üzere, içerdedir. Bu çerçevede kolaycı ve komplocu açıklamaları bir kenara bırakırsak, denebilir ki, IŞİD’i ortaya çıkaran esas itibariyle biri pratik, biri teorik iki sebep vardır.

Pratik sebep bellidir: Irak’ın işgal edilmesinden sonra ülkedeki iç dengeler bozulmuş, Saddam sonrası dönemde Bağdat’ta Şiiler, Kuzey Irak’ta Kürtler öne çıkarılmış, ülkenin en önemli sosyal unsurlarından biri olan Sünni kesim ihmal edilmiş, karar alma süreçlerinden dışlanmıştır. Arap Baharı rüzgarının Suriye’ye sıçramasından sonra ortam daha da kötüleşmiş; Esed rejiminin Rusya ve İran tarafından desteklenmesiyle rejimin düşeceği beklentileri gerçekleşmemiş, bir iç savaş, otorite boşluğu ve kaos ortamı doğmuştur. Saddam’ın ordusunda görev yapmış eski subaylar, içerden onuru kırılmış Sünni toplumun, dışarıdan Şii nüfuzunun yayılmasından endişe duyan S. Arabistan gibi ülkelerin desteğiyle ortaya “ali kıran baş kesen” bir tedhiş hareketi çıkmıştır. Kısaca, IŞİD’i ortaya çıkaran pratik sebep, bölgedeki askeri işgal, eski rejimin devrilmesi, sivil huzursuzluk, otorite boşluğu ve bölgeyi yeniden paylaşma hesaplarıyla ilgilidir.

Ancak bundan daha önemlisi, IŞİD’in ele geçirdiği bölgelerde insanlara, özellikle de kendisinden olmayanlara yaptığı insanlık-dışı muamelede kendisini dışa vuran teorik sebep, zihniyet meselesidir. Ötekileştirici, dışlayıcı, tekfirci ve şiddete yönelimli bu zihniyetin, yaklaşım ve düşünüş biçiminin ilk örnekleri İslam’ın erken dönemlerinde, Hz. Ali’nin Hilafeti sırasında, Ali-Muaviye çatışmaları (Sıffin Savaşı) sırasında ortaya çıkmıştır. “Hariciler” adı verilen bir grup her iki tarafın da Allah’ın kitabına aykırı davranarak kafir olduğuna, dolayısıyla her iki liderin de katledilmesine hükmetmişlerdir. Katline hükmettikleri 2 kişiden biri Hz. Peygamberin yeğeni, İslam’ın halifesi, diğeri de Hz. Ömer’in Şam Valisi olarak atadığı kişidir. Hariciler her iki lidere de suikast teşebbüsünde bulunmuşlar, Hz. Ali’ye yönelik suikast başarılı olmuş, Muaviye’yi öldürmeyi başaramamışlardır. Hariciler sadece Ali ve Muaviye suikastı ile yetinmemişler, karşılarına çıkan insanlara bu kavgada kimin haklı olduğunu sormuşlar, kendileri gibi düşünmeyeni acımasızca boğazlamışlardır.

Siyasi bir ihtilaftan kaynaklanmış olan bu tavır zamanla siyasi, ideolojik, teolojik faktörlerin de devreye girdiği bir zihniyete dönüşmüştür. Tarihi seyir içinde İslam dünyasında hemen her devirde kendisi gibi düşünmeyeni dışlayan, tekfir eden, hakikati yalnızca kendisinin bildiğini düşünen, herkesi kendi kalıbına uymaya zorlayan, yola gelmeyene karşı şiddet kullanan, dar görüşlü, hoşgörüsüz, her türlü yeniliği bid’at sayıp lanetleyen bir damar hep varolmuştur. Bu zihniyete çeşitli adlar vermek mümkündür. Bu satırların yazarı tasvir edilen bu zihniyete “Hariciye mantığı” ya da “radikal selefi zihniyet” demeyi yeğlemektedir. Esas itibariyle “Hz. Peygamber zamanında yoktu” diyerek camilerde minareye karşı çıkan, Araplara özgü kıyafeti yegane “İslami” kıyafet sayan, mezarları ve türbeleri yerle bir eden Suud Vahhabiliği de, binlerce yıllık tarihi eserleri yok etmeyi İslam’a hizmet sayan Afgan Taliban hareketi de, Afrika’nın ortasında kız çocuklarının okuldan kaçırılması eylemiyle adını duyuran Nijerya Boko Haram da, 11 Eylül saldırılarıyla adını duyuran ve öteki şiddet eylemlerinden tanıdığımız El-Kaide de, ve nihayet Müslüman kardeşini tekbir getirerek boğazlamasıyla zihinlerimize kazınan IŞİD, son tahlilde sözünü ettiğimiz radikal selefi zihniyetin çeşitli coğrafyalarda ortaya çıkmış versiyonlarıdır.

Eğer aslında bir barış ve özgürlük dini olan İslam ile terörizmin özdeşleştirilmesine, İslam’ın bir terör dini gibi algılanmasına hizmet eden, sağduyu ve hoşgörü sahibi Müslümanları rencide eden, İslam dünyası ile öteki kültür ve medeniyet havzaları arasında diyalog, iletişim, yatırım ve ticaret yoluyla sağlıklı ilişkiler geliştirilmesini zorlaştıran bu tür tedhiş hareketleriyle mücadele edilecekse, meselenin sadece siyasi-askeri-pratik yönüne bakılmamalı, asıl teorik-zihniyetsel yönüne odaklanılmalıdır. Zihniyet düzeyinde bu yaklaşım biçimiyle hesaplaşmadan, kendisi gibi düşünmeyenin katline cevaz vermenin esas itibariyle “yeryüzünde tanrıcılık oynamak” gibi bir büyük haddini bilmezlik olduğunu göstermeden daha çok El-Kaideler ve IŞİD’ler göreceğiz demektir.

Bu makale 10850 kişi tarafından okundu.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan köşe yazıları/makaleler yazarların kendilerine ait görüşleridir. Köşe yazıları, makale ve yorumlardan Liberal Gazete veya liberalgazete.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Yazı, makale, yorum, herhangi bir içeriğin anayasa ve yasalara aykırı olamayacağı açıktır.
Sayısal Yazılım

Neden Liberal Gazete?

bilgi@liberalgazete.com

© Copyright - 2013 Liberal Gazete